SEVGİ TÜRLERİ

SEVGİ TÜRLERİ /
EĞER, ÇÜNKÜ, RAĞMEN
Japon düşünür Masumi Toyotome’nin sevgi üzerine söyledikleri.
“Dünyada sevilmek istemeyen kişi yok gibidir” diye başlıyor Toyotome.
“Sevgi nedir, nerede bulunur, biliyor muyuz” diye soruyor.
Sonra anlatmaya başlıyor..

“Sevgi üç türlüdür!..”

Birincinin adı
“Eğer” türü sevgi!..

Belli beklentileri karşılarsak bize verilecek sevgiye bu adı takmış yazar.
Örnekler veriyor:
Eğer iyi olursan baban, annen seni sever.
Eğer başarılı ve önemli kişi olursan, seni severim.
Eğer eş olarak benim beklentilerimi karşılarsan seni severim.

Toyotome,
“En çok rastlanan sevgi türü budur” diyor.
Bir şarta bağlı sevgi… Karşılık bekleyen sevgi…
“Sevenin, istediği bir şeyin sağlanması karşılığı olarak
vaad edilen bir sevgi türüdür bu” diyor yazar…
“Nedeni ve şekli bakımından bencildir.
Amacı sevgi karşılığı bir şey kazanmaktır.”
Yazara göre evliliklerin pek çoğu “Eğer” türü sevgi
üzerine kurulduğu için çabuk yıkılıyor.
Gençler birbirlerinin o anki gerçek hallerine değil,
hayallerindeki abartılmış romantik görüntüsüne aşık oluyor ve
beklentilere giriyorlar.
Beklentiler gerçekleşmediğinde, düş kırıklıkları başlıyor.
Sevgi giderek nefrete dönüşüyor.

En saf olması gereken anne-baba sevgisinde bile “Eğer” türüne rastlanıyor.
Yazar bir örnek veriyor.

Bir genç Tokyo Üniversitesi giriş sınavlarını kazanarak babasını mutlu etmek için, çok çalışıyor. Okul dışında hazırlama kurslarına da gidiyor. Ama başarılı olamıyor. Babasının yüzüne bakacak hali yok. Üzüntüsünü hafifletmek için bir haftalığına Hakone kaplıcalarına gidiyor.

Eve döndüğünde babası öfkeyle “Sınavları kazanamadın. Bir de utanmadan Hakone’ye gittin” diye bağırıyor.
Delikanlı “Ama baba, vaktiyle sen de bir ara kendini iyi hissetmediğinde Hakone kaplıcalarına gittiğini anlatmıştın” diyor.
Baba daha çok kızarak, delikanlıyı tokatlıyor.
Çocuk da intihar ediyor.

“Gazeteler intiharın anlık bir sinir krizi sonucu olduğunu söylediler, yanılıyorlardı ” diyor yazar.
“Delikanlı babasının kendisine olan sevgisinin yüksek düzeydeki beklentilerine bağlı olduğunu anlamıştı!..”

İnsanlar “Eğer” türü sevginin üstünde bir sevgi arayışı içindeler aslında.
“Bu sevginin varlığını ve nerede aranması gerektiğini bilmek, bu genç adamın yaptığı gibi, yaşamı sürdürmekle, ondan vazgeçmek arasında bir tercih yapmakla karşı karşıya kaldığımızda önemli rol oynayabilir” diyor, Masumi Toyotome.

İkinci türe geçiyoruz.
“Çünkü” türü sevgi.

Toyotome bu tür sevgiyi şöyle tarif ediyor:
“Bu tür sevgide kişi, bir şey olduğu, bir şeye sahip olduğu ya da bir şey yaptığı için sevilir. Başka birinin onu sevmesi, sahip olduğu bir niteliğe ya da koşula bağlıdır”.

Örnek mi?

“Seni seviyorum.
Çünkü çok güzelsin(Yakışıklısın).”

“Seni seviyorum.
Çünkü o kadar popüler, o kadar zengin, o kadar ünlüsün ki.” ,

“Seni seviyorum.
Çünkü bana o kadar güven veriyorsun ki..”

“Seni seviyorum.
Çünkü beni üstü açık arabanla, o kadar romantik yerler götürüyorsun ki.”

Yazar,
“Çünkü” türü sevginin,
“Eğer” türü sevgiye
tercih edileceğini anlatıyor.

“Eğer” türü sevgi, bir beklenti koşuluna bağlı olduğundan büyük ve ağır bir
yük haline gelebilir. Oysa zaten sahip olduğumuz bir nitelik yüzünden sevilmemiz, hoş bir şeydir, egomuzu okşar. Bu tür, olduğumuz gibi sevilmektir. İnsanlar oldukları gibi sevilmeyi tercih ederler. Bu tür sevgi onlara yük getirmediği için rahatlatıcıdır. Ama derin düşünürseniz, bu türün, “Eğer” türünden temelde pek farklı olmadığını görürsünüz. Kaldı ki, bu tür sevgi de, yükler getirir insana. İnsanlar, hep daha çok insan tarafından sevilmek isterler. Hayranlarına yenilerini eklemek için çabalarlar. Sevilecek
niteliklere onlardan biraz daha fazla sahip biri ortaya çıktığı zaman, sevenlerinin, artık ötekileri sevmeye başlayacağından korkarlar. Böylece yaşama sonsuz sevgi kazanma gayretkeşliği ve rekabet girer.

Ailenin en küçük kızı yeni doğan bebeğe içerler.
Üstü açık BMW’si ile hava atan delikanlı, Ferrari ile gelene içerler.
Evli kadın, kocasının genç ve güzel sekreterine içerler.

“O zaman bu tür sevgide güven duygusu bulunabilir mi?” diye soruyor Toyotome…

 ”Çünkü türü sevgi de, gerçek ve sağlam sevgi olamaz.” diyor.

Bu tür sevginin güven duygusu vermeyişinin iki ayrı nedeni daha var…

Birincisi,
“Acaba bizi seven kişinin düşündüğü kişi miyiz?” korkusu.
Tüm insanların iki yanı vardır.
Biri dışa gösterdikleri.
Öteki yalnız kendilerinin bildiği.
“İnsanlar sandıkları kişi olmadığımızı anlar ve bizi terkederlerse” korkusu buradan doğar.

İkincisi de
“Ya günün birinde değişirsem ve insanlar beni sevmez olurlarsa..” endişesidir.

 Japonyada bir temizleyicide çalışan dünya güzeli kızın yüzü patlayan kazanla parçalanmış.Yüzü fena halde çirkinleşince, nişanlısı nişanı bozup onu terk etmiş. Daha acısı… Aynı kentte oturan anne ve babası, hastaneye ziyarete bile gelmemişler, artık çirkin olan kızlarını. Sahip olduğu sevgi, sahip olduğu güzellik temeli üstüne bina edilmiş olduğundan bir günde yok olmuş. Güzellik kalmayınca sevgi de kalmamış. Kız bir kaç ay sonra kahrından ölmüş…

Japon yazar, “Toplumdaki sevgilerin çoğu “Çünkü” türündendir ve bu tür sevgi, kalıcılığı konusunda insanı hep kuşkuya düşürür” diyor…

Peki o zaman,
gerçek sevgi,
güvenilecek sevgi ne?

Ve işte sevgilerin en gerçeği!..

“Üçüncü tür sevgi benim
“Rağmen”‘
diye adlandırdığım türdür”
 diyor yazar.

Bir koşula bağlı olmadığı için ve karşılığında bir şey beklenmediği için “Eğer” türü sevgiden farklı bu. Sevilen kişinin çekici bir niteliğine dayanıp, böyle bir şeyin varlığını esas olarak almadığı için “Çünkü” türü sevgi de değil. Bu üçüncü tür sevgide, insan “Bir şey olduğu için” değil, “Bir şey olmasına rağmen” sevilir.

Güzelliğe bakar mısınız?  Kahkaha

Rağmen sevgi…

Esmeralda, Quasimodo’yu dünyanın en çirkin, en korkunç kamburu olmasına “rağmen” sever.
Asil, yakışıklı, zengin delikanlı da Esmaralda’ya çingene olmasına “rağmen” tapar!.. “

Kişi dünyanın en çirkin, en zavallı, en sefil insanı olabilir.
Bunlara “rağmen” sevilebilir.
 Tabii bu sevgiyle karşılaşması şartı ile..

“Burada insanın, iyi, çekici, zengin konum edinerek sevgiyi kazanması gerekmiyor. Kusurlarına, cahilliğine, kötü huylarına ya da kötü geçmişine “rağmen” olduğu gibi, o haliyle sevilebiliyor.
Bütünüyle çok değersiz gibi görünebiliyor ama, en değerli gibi sevilebiliyor.

Japon yazar
“Yüreklerin en çok susadığı sevgi budur”
diyor.

“Farkında olsanız da, olmasanız da, bu tür sevgi sizin için yiyecek, içecek, giysi, ev, aile, zenginlik, başarı ya da ünden daha önemlidir.”

Bunu böyle olduğundan nasıl emin?

Haklı olduğunu kanıtlamak için sizi bir teste davet ediyor..

“Şu soruma cevap verin” diyor.

“Kalbinizin derinliklerinde, dünyada kimsenin size aldırmadığını ve hiç kimsenin sizi sevmediğini düşünseydiniz, yiyecek, elbise, ev, aile, zenginlik, başarı ve üne olan ilginizi yitirmez miydiniz?
Kendi kendinize “yaşamamın ne yararı var” diye sormaz mıydınız?

Devam ediyor Toyotome…

“Şu anda en sevdiğiniz kişinin sizi sadece kendi çıkarı için sevdiğini anladığınızı bir düşünün…
Dünya birdenbire başınızın üstüne çökmez miydi?
O an yaşam size anlamsız gelmez miydi?”

“Diyelim ki sıradan bir yaşamınız var…
Günlük yaşıyorsunuz…
Günün birinde gerçek, derin ve doyurucu bir sevgi bulacağınızdan umudunuz olmasa, kalan hayatınızı nasıl yaşardınız?”
diye soruyor ve yanıtlıyor:
“Böyleleri ya iyice umutsuzluğa kapılıp intihar ediyorlar ya da
iyice dağıtıp yaşayan ölü haline geliyorlar.”

Toyotome, hem de nasıl iddialı savunuyor “rağmen”‘ sevgiyi…

“Bu gün yaşamınızı sürdürebilmenizin nedeni
“rağmen” türü sevgiyi
şu anda yaşıyor olmanız ya da
bir gün bu sevgiyi bulacağınıza inancınızdır.”

Son sözlerinde biraz umutsuz, Toyotome…

“Bugün yaşadığımız toplumda herkesi doyuracak bu sevgiyi bulmak zor.
Çünkü herkesin sevgiye ihtiyacı var…
Kimsede başkasına verecek fazlası yok”
diye açıklıyor…
Anlatıyor.

“Yakınımızda olan birinin bu sevgiyi bize vermesini bekleriz.
Ama o da aynı şeyi başkasından beklemektedir”

Peki bu dünyada sevgi ne kadar var?

Yazara göre, açlığımızı biraz bastıracak kadar…
Ve de yemek öncesi tadımlık gelen iştah açıcılar gibi.
Bu minnacık tadım, bizi daha müthiş bir sevgi açlığına tahrik ve teşvik ediyor.
Bu minnacık tadım sevgiye ne kadar muhtaç olduğumuzu anlatıyor.
Büyük bir hırsla ana yemeğin gelmesini ve bizi doyurmasını bekliyoruz.
Hani nerede?
Hepsi o…

Ve asıl çarpıcı cümle en sonda:

“Dünyadaki en büyük kıtlık,
“Rağmen” türü sevginin
yeterince olmayışıdır!..”

Masumi Toyotome

Not: Masumi Toyotome’nin “Three Kinds Of Love” adlı eserinden alıntıdır

YAPTIĞIN SANA ZARAR VERİYORSA BU HATA, BAŞKASINA VERİYORSA BU SUÇTUR

KENDİ ELİNİZLE KENDİNİZİ TEHLİKEYE ATMAYINIZ

“Allah indinde insanların en
hayırlısı, malıyla – canıyla din için
cihad edendir. Dini yaymak için
sabah ve akşam birkaç adım yol
yürümek, dünya ve dünyanın
içindekinden hayırlıdır…”

CİHAD etmeyenin izzeti olmayacağını beyan bu-
yuran Resûl-i Ekrem Hazretleri, bir Hadis-i Şeriflerin-
de, Cihad’ın dört çeşit olduğunu, bunlardan birinci-
sinin de (Emr-i bil-ma’ruf) yani, İslâmı nefsinde yaşa-
mak ve muhitinde yaşatmak faaliyetinden ibaret bu-
lunduğunu beyan buyurmuş. Bu suretle de günümü-
zün Cihad şeklini haber vermişlerdir.
Ashab-ı Kiram sormuşlar
“- Yâ Resulallah, insanlar içinde en hayırlısı kimdir?”
Resul-i Ekrem Hazretleri cevap vermişler
“- Allah indinde insanların en hayırlısı, malıy-
la – canıyla din için cihad edendir… Dinini yaymak
için sabah ve akşam birkaç adım yol yürümek, dün-
ya ve dünyanın içindekinden hayırlıdır… Allah için
ayakları tozlananların cesedlerini Cenâb-ı Hak Ce-
hennemine haram kılmıştır. “

Bundandır ki, İslâm Tarihine baktığımızda he-
nüz askerlik çağına gelmemiş gençlerle, Cihad fariza-
sı kendisinden sakıt olmuş (kalkmış) ak sakallı ihtiyar-
ların Cihad meydanlarından bir an olsun geri kalmadıkları-
nı, malları, canları pahasına da olsa İslâm’ı yaymak
için Tarihin Şeref Levhaları’na geçen müstesna kah-
ramanlıklar gösterdiklerini hayranlıkla müşahede et-
mekteyiz.

” -Nefsinde Cihad etme niyeti taşımadan ölen, ni-
fakın bir çeşidi (ikiyüzlülük) üzerine ölmüştür.”
meâlindeki Hadîs-i Şerif mükellefiyetimizi bâriz (açık)
şekilde hatırlatmasına rağmen; günümüzün bazı Müslümanları,
bu Cihad mükellefiyetini yerine getirmiyor, şahsî
menfaatlarından gayrı hiçbir milli ve dini dâvâya
alâka göstermiyorlar. Onların bu neme-lâzımcılıkları,
vurdum duymazlıkları Mücahid Müslümanlar tarafından başları-
na kakılıyor, mecbur oldukları Cihad mükellefiyetle-
ri hatırlatılarak mallarıyla, canlarıyla Cihad’a çağ-
rılıyorlar. Bu teklife karşı onlar da
“- Ne yapalım, bu şekilde uğraşmanın şöyle şöy-
le tehlikeleri var, göz göre göre kendimizi hu tehlike-
lere atmak istemiyoruz. Hem Âyet-i Kerîmede (Ken-
di kendinizi tehlikeye atmayınız.” buyrulmuştur,di-
yerek kendi gaflet ve alâkasızlıklarını Âyet-i Kerîme-
ye isnad ettirip neme-lâzımcılıklarını, dinî mevzulara
karşı alâkasızlıklarını meşrû göstermek istiyorlar.
Aslında “-Kendi kendinizi tehlikeye atmayınız.”
mânâsında Bakara Sûresinde bir Âyet-i Kerime var-
dır. Ancak bu âyetin (Cihad esnasında uğranılması
muhtemel tehlikeye kendinizi atmayınız) mânâsında
olduğu doğru değildir. Tam aksine Âyet-i Kerime, din
yolunda Cihad’ı bırakmayı kendi kendini tehlikeye
atmak olarak vasıflandırmaktadır.

İsterseniz bir çok kimselerin aksine mânâlandır-
dıkları bu Ayet-i Kerime’nin nazil olmasına (indirilişine)
sebep olan hâdiseyi hepimizin çok iyi tanıdığı, .Ashab-ı
Kiram’ın ileri gelenlerinden Ebu Eyyub el-Ensari Hazretlerin-
den dinleyelim.

Hazret-i Halid’in de içinde bulunduğu İslâm’ın Ci-
had Ordusu İstanbul surlarını çevirdiği sırada mey-
dana gelen bir hâdise, Âyetin mânâsını sarahate ka-
vuşturmaktadır. (açıklamaktadır.)

İslâm Ordusunda bulunan İmran ve Eslem, olayı şöyle
anlatıyorlar, ” -Biz Rum şehrinde (İstanbul) idik,
büyük bir ordu ile karşımıza çıkan Rumlar sayı
çoklukları ile bizi korkutmak istediler. Biz de onlar
kadar bir askerle karşılarına çıktık. Bu sırada
Müslümanların biri tek başına atını tekmeleyerek
düşman sürüsü içine daldı ve elindeki kılıncını sağa
sola sallayarak tek başına Cihad’a başladı.

Hâdiseyi gören Müslümanlardan bazıları “-Sübhanellah,
kendi kendini tehlikeye atıyor.” dediler.
Bu sözleri işiten, evinde Resûlüllah’ı misafir etmiş
olan Ebu Eyyub Ensari;
- Ey nas! (İnsanlar) Siz bu Âyeti böyle mi anlıyorsunuz?
Halbuki, Âyet-i Kerime biz Medineliler hakkında na-
zil olmuştur.(indirilmiştir) ,” diyerek şu açıklamayı yaptı
” – İslâmın ilk günlerinde gece ve gündüzümüzü
dine hizmet etmekle geçiriyor, şahsî işlerimizle uğra-
şacak vakit bulamıyorduk. Bu yüzden elimizdeki mad-
dî imkânlarımızın çoğunu kaybettik. Sonraları .Allah
Celle ve âlâ bizleri muzaffer kıldı da Müslümanların
ve İslâm için hayatını vakfedenlerin sayıları çoğaldı.
Biz de aramızda gizlice konuşarak artık hizmete
bir müddet ara vermeyi, daha evvel kaybettiklerimi-
zi kazanmayı düşündük. Hattâ bu kararımızı da tat-
bik sahasına koyarak şahsî işlerimizle meşgul olma-
ya başladık.

İşte bu sırada Âyet-i Kerime gelerek bizim Cihad’ı
bırakıp şahsî işlerimize dalışımızı kendi kendimizi
tehlikeye atmamız olarak vasıflandırdı da, Allahu
Azimüşşan, İslâma hizmet Cihadını bırakarak “.. ken-
di kendinizi tehlikeye atmaymız.” buyurdu.”

Bu hâdiseyi anlatan Hazret-i Eslem diyor ki;
“- Bu sebeple İstanbul surları dibinde şehid olun-
caya kadar Cihad’dan vazgeçmeyen Ebu Eyyub
- Sen ihtiyar oldun, biraz istirahat et. Diyenle-
re karşı kaşlarını çatarak
- Yâni Cihad’ı bırakayım da kendimi tehlikeye mi
atayım?” diye cevap verdi.
İşte bizim tehlikesinden korktuğumuz, Cihad bı-
rakmamıza delil olarak gösterdiğimiz Âyet-i Kerîme-
nin nazil oluşunu Ebu Eyyub el-Ensari Hazretleri böy-
le anlatıyor ve son nefesini Cihad meydanlarında ver-
me iştiyakına aynı Âyet-i Kerimeyi delil olarak gös-
teriyor. . .

Ahmed ŞAHİN

GEÇ ANLADIM

Bunca zaman bana anlatmaya çalıştığını,kendimi bulduğumda anladım.
herkesin mutlu olmak için başka bir yolu varmış,
kendi yolumu çizdiğimde anladım..
bir tek yaşanarak öğrenilirmiş hayat, okuyarak,dinleyerek değil..
bildiklerini bana neden anlatmadığını, anladım..
yüreğinde aşk olmadan geçen hergün kayıpmış,
aşk peşinden neden yalınayak koştuğunu anladım..
acı doruğa ulaştığında gözyaşı gelmezmiş gözlerden,
neden hiç ağlamadığını anladım..
ağlayanı güldürebilmek,ağlayanla ağlamaktan daha değerliymiş,
gözyaşımı kahkaya çevirdiğinde anladım..
bir insanı herhangi biri kırabilir, ama bir tek en çok sevdiği
acıtabilirmiş,
çok acıttığında anladım..
fakat,hakedermiş sevilen onun için dökülen her damla gözyaşını,
gözyaşlarıyla birlikte sevinçler terkettiğinde anladım..
yalan söylememek değil, gerçeği gizlememekmiş marifet,
yüreğini elime koyduğunda anladım..
‘’sana ihtiyacım var, gel ! ” diyebilmekmiş güçlü olmak,
sana ”git” dediğimde anladım..
biri sana ”git” dediğinde, ”kalmak istiyorum” diyebilmekmiş sevmek,
git dediklerinde gittiğimde anladım..
sana sevgim şımarık bir çocukmuş,her düştüğünde zırıl zırıl ağlayan,
büyüyüp bana sımsıkı sarıldığında anladım..
özür dilemek değil, ”affet beni” diye haykırmak istemekmiş pişman
olmak,
gerçekten pişman olduğumda anladım..
ve gurur, kaybedenlerin,acizlerin maskesiymiş,
sevgi dolu yüreklerin gururu olmazmış,
yüreğimde sevgi bulduğumda anladım..
ölürcesine isteyen,beklemez,sadece umut edermiş bir gün affedilmeyi,
beni afetmeni ölürcesine istediğimde anladım..
sevgi emekmiş,
emek ise vazgeçmeyecek kadar, ama özgür bırakacak kadar sevmekmiş…”

Doymadım Sevdalara

Doymadım Sevdalara

BİRŞEYLER SİZİ RAHATSIZMI ETTİ

BİRŞEYLER SİZİ RAHATSIZMI ETTİ

http://www.forum-sesli.com/smf/index.php

Mümkün mü bu, olsun ruhumuz ilgisiz?
Sen bende ve ben sende doğar, gizleniriz.
Sen ben deyişim anlatabilmek için,
sen ben aramızda yok ki gerçekte biliriz.
Her ne istiyorsan kendinde ara!
Senin canının içinde bir can var, o canı ara!
Senin dağının içinde bir hazine var, o hazineyi ara!
Eğer yürüyen dervişi arıyorsan;
ONU SENDEN DIŞARIDA DEĞİL,
KENDİ NEFSİNDE ARA!

* * *

Gönül O’nu ister, herşey bahane…

* * *

Sabır, gamdan kurtulmak için anahtardır.

* * *

Cenab-ı Hakk, yüzbinlerce kimya, ilaç yarattı; amma insanoğlu sabır gibi bir kimya görmüş değil.

* * *

Bizden sonra Mesnevi şehlik edecek ve arayanlara doğru yolu göstererek onları yönetecek ve onlara önderlik edecektir.

* * *

Canım tenimde oldukça Kur’an’ın kölesiyim. Ben Hakk’ın seçkin peygamberi Muhammed (a.s)’in yolunun toprağıyım. Her kim bundan başka benden bir söz naklederse, ona çok üzülür ve o sözden de çok üzüntü duyarım.

* * *

Yüce Allah, iyiliğin-kötülüğün karşılığını kıyamette vermeyi vaadetmiştir ama peşin olarak da onun örneği, dünya yolunda soluktan soluğa, bakıştan bakışa belirip durmadadır.
Bir insan gönlüne bir neş’e, bu sevinç, birisini neşelendirmesine, sevindirmesine karşılıktır. Sıkılır, gamlanırsa da birisini sıkmıştır, birisini gamlandırmıştır.
Bunlar, öbür dünyanın armağanlarıdır; ceza gününü gösterir; şu azıcık şeyler o çok şeyi anlatır; hani buğday dolu bir anbardan bir avuç buğday gösterirler ya, tıpkı onun gibi.

* * *

Allah için ataşe atılmak vardır. Lakin ateşe atılmadan önce kendinde İbrahimlik olup olmadığını araştır. Çünkü ateş, seni değil, İbrahimleri tanır ve yakmaz.

* * *

Birlikte olduğum insanlardan yalnızlığı öğrendim. Perhizler, gerçekten de ilacın temelidir; perhiz et de, canındaki gücü kuvveti seyret.

* * *

Demirci zenci olursa , duman onun yüzünde bir iz bırakmaz.

* * *

Taş yeşermez geçmiş olsa da nevbahar,
Toprak ol da bak nasıl güller açar.
Taş gibi idin çok gönül kırdın yeter,
Toprak ol üstünde hoş güller biter.

* * *

İş ile öğüt veren, sözle öğüt verenden iyidir.

* * *

Şunu bil ki ölmedikçe, can çekişmen bitmez. Ölümden evvel ölmediğin için, can çekişmen uzayıp gitti.

* * *

Yaşadığın dünyaya bak; Yüce Tanrı, hangi eserini sevginin kucağında büyütmemiş? Neden okşamak ve kucaklamakla gidilecek yere, tekme ve tokatla erişmeyi tercih edersin?

* * *

Sevgiden acılar tatlılaşır; sevgi yüzünden bakırlar, altın olur; sevgi yüzünden tortular durulur, arınır; sevgiden dertler şifa bulur; sevgi yüzünden padişah kul kesilir.

* * *

İnsanların sıkıntılarına katlanmak; Allah-u Tealanın beğendiği ve Resulullah’ın sevdiği ve evliyanın özendiği bir ahlaktır.

* * *

İnsanları iyi tanıyın! Her insanı kötü bilip kötülemeyin, her insanı da iyi bilip övmeyin.

* * *

İyilik aradın mı, insanda kötülük kalmaz.

* * *

Ayakkabım yok diye üzülüyordum, yolda karşımdan gelen ayaksız bir adam gördüm.

* * *

Maşrabamız (su bardağı) küçük ise deryayı suçlamaya hakkımız olmaz.

* * *

Kitaplardan öne kendimizi okumaya çalışalım!

* * *

Devam edecek

                              http://www.forum-sesli.com/smf                     

Osmanlı

Dünya Osmanlılın Yayına Şaşıyor

www.forum-sesli.com

Peygamber Efendimiz ( sav ) 40 Yaşında

www.forum-sesli.com

Sen Yoksan Kimse Yoktur
[html] SinaDagi

Avrupa ve İslam

1933-1952 yılları arasında İstanbul Üniversitesi’nde öğretim üyeliği yapan ve Türkiye’de ekonomi biliminin gelişmesine büyük katkıları bulunan Alman Prof. Dr. Fritz Neumark ile bir kısım talebesi Boğaziçi’nde geziye çıkarlar.
Talebelerden biri Prof. Neumark’a şu soruyu sorar:
-Avrupa bizi neden sevmez..?
Prof. Neumark şu cevabı verir :
- Çok samimi olarak itiraf edeyim ki, Avrupalı Türkleri sevmez ve sevmesi de mümkün değildir… Asırlardır kilisenin Türk ve İslam düşmanlığı Hıristiyanlar’ın hücrelerine sinmiştir. Sebeplerine gelince :
1- Müslüman olduğunuz için sevmez. Ama faraza laiklik şöyle dursun, Hıristiyan olsanız da size düşman olarak bakmaya devam eder.
2- Sizler farkında değilsiniz ama onlar şu gerçeğin farkındadırlar:
Tarihten Türk çıkarılırsa tarih kalmaz. Osmanlı arşivi tam olarak ortaya çıkarsa, bugünkü tarihlerin yeniden yazılması gerekir.
3- Avrupa’nın pazarı idiniz. Şimdi Avrupa’yı pazar yapmaya başladınız.
4- En az 400 yıl Avrupa’da sırtımızda ve ensemizde at koşturdunuz.
5- Selçuklular Anadolu’yu, Osmanlılar ise orta Avrupa ve Balkanlar’ı, Haçlı ordusuna mezar ettiler.
6- Sizi silah ile yenemeyenler, sizleri kendilerine benzeterek hakimiyet sağladılar.
7- Selçuklu ve bilhassa Osmanlı, İslamiyet uğruna her şeyini feda etmeseydiler, İslamiyet bugün belki sadece Hicaz’da varlığını devam ettirirdi. Kaldı ki, Vehhabiliği kuranlar da, İngiliz Dominyon Bakanlığı’nın adamlarıdır. Batı her yerde İslamiyet’i, sapık inançlara kanalize etti. Ama Osmanlı, Asr-ı Saadet’i devam ettirdi.
8- Kilise size kin kusmaktadır. Ve sebepleri yukarıdadır.
9- Ben Türkiye’ye geldiğimde iki üniversiteniz vardı, şimdi 19 üniversite var.
(O tarihte öyle idi şimdi ise çok daha fazla.)
10- Sizler, gerçek hüviyetinize döndüğünüz an Avrupa’nın refahı ve medeniyeti yıkılır.
11- Yine sizler, Avrupa’nın tarihi düşmanısınız ve daima düşman olarak kalacaksınız.
……….
Nasıl?
Son zamanlarda Ermeni soykırımı bahane edilerek başlatılan yeni Haçlı seferi için oturup bahane aramaya gerek var mı?
Peki ne aramak lazım?
Kendimizi!
Yattığımız ya da yatırıldığımız derin uykudan hemen ama hemen kalkarak.. Gerinmeye bile vakit ayırmadan.. Bu konuya aynen devam edeceğiz..
İsterseniz ‘Bu Neumark da kim ola ki?’ diye sorabilecek, Batı’dan fazla Batıcılar için, Büyük Larousse’dan aktararak kısa bir bilgi verelim..
Alman Maliyeci ve İktisatçı Prof. Fritz Neumark(1900-1991), Hitler’den kaçarak 1933′te Türkiye’ye geldi..
İstanbul Üniversitesi İktisat ve Hukuk fakültelerinde, maliye ile iktisat dersleri verdi..
1950′de çıkartılan Türk Gelir Vergisi ve Kurumlar Vergisi yasalarının hazırlanmasına büyük katkıları oldu.. 1952′de Almanya’ya döndükten sonra Frankfurt Üniversitesi’nde hocalık ve rektörlük yaptı..
1960-62 yılları arasında Ortak Pazar Vergi ve Maliye Komisyonu Başkanlığı görevini yürüttü.. 1965′te de, Almanya Federal Cumhuriyeti Maliye Bakanlığı’nda, Bilimsel Danışma Komitesi Başkanı oldu..
————————————————-
 
Gerçek hüviyetimiz nedir?
Prof.Dr. Fritz Neumark’ın seneler önce İstanbul’da Türk talebelerine, “Avrupalılar’ın bizi niçin sevmediğini” anlatan cümlelerinden bâzısına temâs etmiştim. Bugün de iki maddesine bakarak, meseleyi târihe havâle edelim.

Demiş ki:

“Selçuklu ve bilhassa Osmanlı, İslâmiyet uğruna her şeyini fedâ etmeseydiler, İslâmiyet bugün belki sâdece Hicaz’da varlığını devâm ettirirdi. Kaldı ki, Vehhâbîliği kuranlar da, İngiliz Dominyon Bakanlığı’nın adamlarıdır. Batı her yerde İslâmiyet’i, sapık inançlara kanalize etti. Ama Osmanlı, Asr-ı Saadet’i devâm ettirdi.”(Cevher Kantarcı, Star, 31 Ocak 2001)

Şu müthiş cümleye ancak şapka çıkarılır!

Şimdi anlıyor musunuz, niçin ekranları dolduran bir sürü profesör kılıklı din otoriteleri bütün güçleriyle Ehl-i Sünnet inancını yıkmaya çalışıyorlar. Demek, elin keferesiyle ortak çalışmak uğruna, yâni en hafif tâbiriyle döviz uğruna kılıç sallıyorlarmış.

Osmanlı, yaşayışında eksiklikler olsa bile, inancını o esaslara uygun devâm ettirdiği için hedef tahtasına oturmuş. O yüzden “kimi bilmem ne belâ” kavimler üzerine çullanarak târih sahnesinden onu silmişler. Yerine oturttuklarını ise, kendilerine benzeterek işlerini bitirmişler. Neumark öyle diyor!

Şimdi de şu can alıcı cümlesine bakalım:

“Sizler, gerçek hüviyetinize döndüğünüz an, Avrupa’nın refahı ve medeniyeti yıkılır!” (agy)

Elhâk! Ben de bütün rûhumla bu görüşe katılıyorum. Eğer biz millet olarak “gerçek hüviyet” denen şeye bürünebilirsek, şimdiki köle pozisyonundan kurtulur ve eski efendiliğimizi kazanabiliriz.

Peki, “gerçek hüviyet” nedir? İşte bütün kavga da burada çıkıyor.

Neumark’ın târifine göre “gerçek hüviyet”, ancak Asr-ı Saadet modeline uygun bir İslâmî düşünce ve yaşayıştır. O ki, Ehl-i Sünnet inancıdır. İtikadda “Mâturîdî ve Eş’arî” mezheblerini, amelde de “Hanefî, Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelî” mezheblerini esas almaktır.

Avrupalı’nın sırtına yeniden nal izlerini kazıyarak, bugünün rövanşını almak isteyen varsa, başka hiçbir yolu yoktur. Öyle yalandan tedbir almakla, komik ekonomik boykotlarla sâdece kendimizi aldatmış oluruz.

Mâdem bugüne kadar hep gâvurdan gelen fikre itibar ettiniz; haydi, işte size Neumark isimli keferenin fikirleri! Ki, bu size son fırsat sayılır. Yârın çok geç olabilir…