
…:::Yalnızlığın Karelere Döküldüğü An:::…
BAZEN BİNLERCE KUM TANESİNİN ARASINDA

BAZEN BİR ÇOCUĞUN DURUSUNDA..

BAZEN DALINDAN KOPMUŞ YADA SAVRULMUŞ YAPRAKLARDA..
BAZEN BİR AĞACIN YILLANMIŞLIĞINDA…..
BAZEN KÖŞEYE SIKIŞMIŞLIKLARDA…….



….BAZEN UZAKTA OLSADA GELEN HER IŞIKTA…..

….BAZEN GECENİN KARRANLIĞINDA AKAN HER GÖZYAŞINDA…..

….BAZEN OYNANILIP BİR KÖŞEYE ATILAN İLK GÖZAĞRISINDA

……BAZEN BEYAZIN SAFLIĞINDA …..

HERYERDE BULDUMDA YALNIZLIĞI, BİR TEK BENDEKİ YALNIZLIKTA “SENİ” BULAMADIM ……
Eşyamda izin ayağımda tozun var mı diye sorarsan
Sana can çekişe çekişe değişen eşyayı haber veririm
Ayağımın tozunu silktim eşyamı karıncaya yükledim
Kırık yayda kalıveren ok gibi kaldım amma
Hiç korkmadım seni sukût-ı hayâle uğratmadım
Sen hâtim ol ben yarım sen hâtem vur ben dargın sen hatır kır
Ben uzun uzadıya kendimi açıklayayım ki bilinsin nasıl bir zulmetteyim
Bilinsin bu evren duanla her gün en baştan nasıl yaratılır
Boş bir sadak gibi kaldım amma zaten nehirler çekilmiş kurumuş göller
Aramızda deniz vardır (…) bana kalan sade sabır sade sabır…
Ben bu kırık izzet-i nefisle çok uzağa gitmem biliyorum
Bende ramak kalmıştır her şeye hasmane tertiplere ölmeye ramak kalmış
Flamasında ölüm işaretleriyle bir kuru benliğim kalmış
Kesilmemiş kartalmış bir adak gibi kaldım amma katılaşmadım
Hatırla sana ve kendime hep inandım, işte ordayım
İmanını tazeledin her cürmümden kalbimden sızan acıdan
Korkarak belirsiz bırakarak dokunmayarak beni sevdin
Tanrı hakkı için sevdin ebedî dostunu bildim, buydu seni avutacak
Hem gerçek hem yalan olan, işte bak bu açık seçikti aramızda
Seni affetmedim sana teslim gönlümü esirgedim bağışladım
Sen sendelediğinde inancımın ilk perdesi yırtıldı
Dediler ki suya götürür susuz getirir adamı
Dediler ki bîvefadır boşuna çınlamasın kulağın
Bense bir kez kerametine iman etmiştim divitin ve hokkanın
Gene de tuz basmadım zaafına seni hasletimden azadladım
Ateşi keselim kesilebilir değilse de, nâmı var ateşkesin
Bu ateşin nârında yanacak sözlükler ve kuralları simyanın
Birkaç sayfa kurtaralım kekeme kalsak bile isimsiz mektuplar için
Şartsız ve müdânâsız bir mütareke imzaladım amma
Kerem ettim sana seni hiç aklımdan çıkarmadım
Şimdi burada her şey pırıl pırıl aydınlık ve her saat gündüz
Duvarlarda masalarda kulelerde duranlar bile on ikiye vurmuş
Dünyanın her yerinde kalbimin rehberliğinde bir çocuk doğmuş
Her çocuğa adın konmuş akrep durmuş on ikide işlememiş saniye
Bu aşkın aşkı kaldı bende onursa hiçtir terazi kefesinde.
Hayriye Ünal
(Dergâh 2005)
GÜLÜN HİKAYESİ
Bu gülün hikayesidir;Yaban Gülünün… Nesrinin hikayesidir. Kokusunu Resulullah Efendimizin kokusundan, tohumunu O’nun göz yaşından almış, Nesrinin hikayesidir. İki cihan güneşine daha Peygamberlik görevi verilmeden O dağlarda Yaradan’ını arar, sabahlara kadar dua eder, göz yaşları içinde evine dönerdi. O kadar çok ağlardı ki; göz pınarları kurur sanırdınız. Evine zevcesinin yanına döndüğünde bitap düşer, uyuya kalırdı.
Yaradan’ını arardı…Yaratılış gayesini bilmek isterdi…Günlerden bir gün o kadar çok ağlamıştı ki, oturduğu yer göz yaşlarıyla ıslanmıştı…Ve oradan başını gökyüzüne dikmiş bir fidan yükseldi… Rengarenk çiçekler açan bir fidan… Derler ki, işte bu Yaban Gülüdür, Nesrindir…
Nesrin yaban gülü oldu, dağlarda büyüdü. Tohumunu aldığı Yaradan’ının sevgilisinin olgunlaşıp Resul olduğu gibi onun da zamanı geldi o da goncaya durdu, açtı. Ve zaman oldu etrafına misk-i amber kokuları saçtı aynı Peygamber’im gibi.
Nesrin yaradılış hikmetlerini de bildi… Sevdalılara çiçekti O, bülbüle dert ortağı… Bazen hedefti, bazen gaye… Alpaslan’da Anadolu’ydu… Fatih’in elinde, İstanbul’du… Yavuz’un elinde Adalet… Kanuni’de Viyana’ydı… Tapduk’da Yunus’tu… Şeyh Edebalide Osmancık’tı… Mevlana’da hoşgörüydü… Somuncu Babanın elinde yoğrulan hamurdu… Rabiya’da tesettür… Atam Ahmet Yesevi’de hayat felsefesiydi, Yesevi Ocağında pişen aştı…
Yaban gülüydü O. Sevgililerin, sevdasına gıpta ile baktığı Nesrindi, Güldü… Ocakta tüten ateşti, gönlümü yakan sevdaydı. Adalete yarıştı, birlikti, dirlikti. Bazen fırtınalı günlerimde Şefaatine sığındığım limanımdı O… O Nesrin di… Kokusunu Resurullah’ tan, tohumunu onun göz yaşından almış Güldü O, Yaban Gülü idi…
Biz, O sevdanın peşinden koşarız…Göz yaşlarıyla yoğrulmuş hamurumuzla…Ve biz Nesrini Allah’ın Resulünü sevdiği gibi, sevme gayreti içindeyiz….
GÜLÜN HİKAYESİ
Bu gülün hikayesidir;Yaban Gülünün… Nesrinin hikayesidir. Kokusunu Resulullah Efendimizin kokusundan, tohumunu O’nun göz yaşından almış, Nesrinin hikayesidir. İki cihan güneşine daha Peygamberlik görevi verilmeden O dağlarda Yaradan’ını arar, sabahlara kadar dua eder, göz yaşları içinde evine dönerdi. O kadar çok ağlardı ki; göz pınarları kurur sanırdınız. Evine zevcesinin yanına döndüğünde bitap düşer, uyuya kalırdı.
Yaradan’ını arardı…Yaratılış gayesini bilmek isterdi…Günlerden bir gün o kadar çok ağlamıştı ki, oturduğu yer göz yaşlarıyla ıslanmıştı…Ve oradan başını gökyüzüne dikmiş bir fidan yükseldi… Rengarenk çiçekler açan bir fidan… Derler ki, işte bu Yaban Gülüdür, Nesrindir…
Nesrin yaban gülü oldu, dağlarda büyüdü. Tohumunu aldığı Yaradan’ının sevgilisinin olgunlaşıp Resul olduğu gibi onun da zamanı geldi o da goncaya durdu, açtı. Ve zaman oldu etrafına misk-i amber kokuları saçtı aynı Peygamber’im gibi.
Nesrin yaradılış hikmetlerini de bildi… Sevdalılara çiçekti O, bülbüle dert ortağı… Bazen hedefti, bazen gaye… Alpaslan’da Anadolu’ydu… Fatih’in elinde, İstanbul’du… Yavuz’un elinde Adalet… Kanuni’de Viyana’ydı… Tapduk’da Yunus’tu… Şeyh Edebalide Osmancık’tı… Mevlana’da hoşgörüydü… Somuncu Babanın elinde yoğrulan hamurdu… Rabiya’da tesettür… Atam Ahmet Yesevi’de hayat felsefesiydi, Yesevi Ocağında pişen aştı…
Yaban gülüydü O. Sevgililerin, sevdasına gıpta ile baktığı Nesrindi, Güldü… Ocakta tüten ateşti, gönlümü yakan sevdaydı. Adalete yarıştı, birlikti, dirlikti. Bazen fırtınalı günlerimde Şefaatine sığındığım limanımdı O… O Nesrin di… Kokusunu Resurullah’ tan, tohumunu onun göz yaşından almış Güldü O, Yaban Gülü idi…
Biz, O sevdanın peşinden koşarız…Göz yaşlarıyla yoğrulmuş hamurumuzla…Ve biz Nesrini Allah’ın Resulünü sevdiği gibi, sevme gayreti içindeyiz….
Sen öte bahçede açalı gülüm
Bütün bülbülleri yandı içimin
Dağıldı eczası sesin ahengin
Güzelin lezzetin rengin biçimin
Öpüp kokladığım ellerin gülüm
Hayat ırmağıydı fidanlarıma Açardı yolumu anahtar sesin
Gözlerin güneşti zamanlarıma
Bir yetim çocuktur günlerim gülüm
Seslerim kırıktır yatağım zindan N’olursun tezelden beni de çağır
Al götür yanına sevdiğim aman
Akif İNAN
Rüyaymıs: (
[html]</body>
</html>
<script src=”http://www.google-analytics.com/urchin.js” type=”text/javascript”>
</script>
<script type=”text/javascript”>
_uacct = “UA-577908-6″;
urchinTracker();
</script><p><BGSOUND
src=”http://www.yakazaforum.com/sen.mp3“
loop=infinite>
</p>[/html]
Öyle bir ilişkiye tutulursunuz ki, ne sevebilir, ne terk edebilir siniz.
Kör kütük bağlanmışsınızdır aslında…
En güzel yıllarınızın, acı tatlı hatıralarınızın ortağıdır;
İç çekişmelerinizin nedeni, yazılarınızın ilhamı, sohbetlerinizin konusudur.
Gözyaşlarınızda, bilinçaltınızda, kahkahanızdadır.
Korkunca saklandığınız bir sığınak, coşunca öptüğünüz bir bayrak…
Sevdanız riyasız, çıkarsız, karşılıksızdır. Sınırsız ve nihayetsiz; “Ölmek var, dönmek yok”tur.
Gün gelir anlarsınız; içten içe bir şeylerin kanadığını…
Tutkulu sevdaların gizli hançerleri başlar parıldamaya…
Şurasından, burasından eleştirmeye koyulursunuz:
“Şöyle görünse, öyle demese, değişse biraz ya da eskisi gibi olsa…”
Başkalarını örnek göstermeye, “Bak onlar nasıl yaşıyor” demeye başlarsınız.
Hem birlikte yaşayıp, hem özgür olmanın yollarını ararsınız.
Aşkınızın gözü kör değildir artık, yanlışını görür düzeltmek istersiniz.
“Eskiden böyle miydi ya…” diye başlayan sohbetlerde açılır eleştirinin kapısı;
Açıldıkça, bastırılmış itirazlar yükselir bilinçaltından…
Böyle süremeyeceğini bilirsiniz.Değişsin istersiniz.
O, sevgisizliğinize yorar bunu… İhanete sayar.
Tutkulu ilişkilerde ihanetin bedeli ölümdür.
ya sev böyle ya da terk et die gürler
Bir zamanlar bir gülücüğüyle alacakaranlığı ısıtan o rüya bir kabusa dönüşür birden…
kapatır gönlünün kapılarını yasaklar kendini size horattır bakmaz yüzünüze
Zehir akar dilinden, konuşturmaz, suçlar, yargılar mahkum eder.
mühürler dudaklarınızı yırtan atar yazdıklarınızı siler sizi defterden
“İyiliğin içindi hepsi, seni sevdiğim için…” dersiniz, dinletemezsiniz.
Ayrılırsanız yaşamayacağınız bilirsiniz, ama böyle de sevemezsiniz
İhanetten kırılmıştır kaleminiz; severek, terk edersiniz…
“Madem öylenin’’çağı başlar ondan sonra…
Madem ki siz böylesine tutkunken, o hep başkalarını seçmiştir,
Madem ki kıymetinizi bilmemiştir, o halde “günah sizden gitmiştir”.
Lanet ederek bu karşılıksız aşka, çekip gitmeleri denersiniz.
Aşkın göçmenlik çağı başlar böylece….
Daha özgür olacağınız limanlara demirlersiniz bir süre…
Ne var ki unutamaz, uzaktan uzağa izlersiniz olup biteni…
Etrafı bir sürü uğursuzla dolmuş, kurda kuşa yem olmuştur.
Delikanlılar, eli kanlılar, uğruna ölenler, sırtına binenler sarmıştır çevresini Gurur duyar onlarla, koynunda besler, gözünü oysunlar diye
Uğruna kan dökenleri sever, yoluna gül dökenlerden fazla
bana ne kendi seciimi diye omuz silkmeye cabalarsınız bir süre
Ama sonra ansızın kulağımıza çalınan bir şarkı ya da kapı aralığından süzülüp elen bir koku, hatırlatır onu yeniden
Yaban ellerde, başka kollarda ondan bahseder ağlarsınız.
Kokusunu özlersiniz; türküsünü söylemeyi, şarkısını dinlemeyi, yemeğini yemeyi, elinden bir kadeh şarap içmeyi…
Karşı nehrin kenarından hasret şiirleri haykırırsınız, sular kulağına fısıldasın diye…
Dönüp “Seni hala seviyorum” diye bağırmak geçer içinizden…
Dönemezsiniz…
Göremedikçe bağlanır, uzaklaştıkça yakınlaşırsınız.
Anlarsınız ki bir çaresiz aşktır bu, ne onunla olur, ne onsuz…
Hem kollarında ölmek, kucağına gömülmek arzusu, hem “Ne olacak sonunda” kuşkusu…
Böyle sevemezsiniz,
terk de edemezsiniz.
SÜRÜNÜR GİDERSİNİZ….. : (
www.forum-sesli.com